Yular Hikayesi
1.
Kaç zamandır “diş” derdindeyim
İnsan konuşamayınca yazamam da sanıyor
Bakım isteyen dişlerim için bir arkadaşım kolumdan tutarak “ haydı gidiyoruz ”dedi.
Rahmetli Erdal Öz anlatmıştı.
Ankara’da yayınevi sahibi bir arkadaşı uzun süre bacağındaki ağrılardan sızlanıp dururmuş.
“Doktora git “ demişler. Aldırmamış.
Zamanla ağrılar çekilmez olunca, yine arkadaşının biri, kolundan tutup doktora götürmüş.
Doktor muayeneden sonra, hastaya “ sen dışarı çık “ demiş.
İçerde kalan arkadaşına,
“ söyle ona, hiçbir şeyi yok, sol ayakkabının topuğu düşmüş,
onu tamir ettirsin yoksa topal kalacak.”
2.
Sabahın beşinden beri beklediklerini konuşmalarını duyduğum insanlar,
koridorlara dizilmiş pulman koltuklara oturmuşlar.
Bir o kadar da ayakta bekleyenler.
Bırakın kitap okumayı, elinde gazete olan bile kimse yoktu.
Artık günlük gazetelerin bile okunmadığı günlerdeyiz.
İstanbul Üniversitesi Dişçilik Fakültesinin binası çok katlı.
Her kat ayrı bir “ ana bilim dalı.”
Her kata girdim çıktım, dolaştım.
Benim işsizlikten kapanan kitapçı dükkanıma uzaklığı yarım kilometre bile yok.
Artık konuşma zamanı diyor ya reklamlar.
Cep telefonları vızır vızır…
Biz ilkçağdan beri sözel toplumuz. Aşamadık.
Bir çok ünlü yazarımızın günlükleri bile yoktur.
3.
Çocukluğumuzda dişlerimize köyde “ Berber Adem “ bakardı.
Bakardı derken, tek kerpeteniyle dişlerimizi köklerinden bağırta bağırta sökerdi.
Çocuk ya da büyük fark etmez,
herkesin ağzına girip çıkan kerpeten,
bizim için rüyalarımıza girecek kadar “ öcü”ydü.
Yanımdan geçen beyaz önlüklü hanımefendi “hoca “ yani Prof. Dr. Olmuş.
Çocukluğundan tanırım.
Onun dedesi de kasabamızın berberiydi.
Torununun dişlerini iyi etmeye kalkmış olmalı ki…
Çocuk “aman” diye diye “hoca “ olmuş.
Aferin kıza.
4.
Başımdaki koyu nefti fotör şapkayı,
sırtımdaki “adamlık” kışlık paltomu çıkardım,
asacak bir yer bulamasam da katlayıp bir yere iliştirdim.
Bir Galatasaray maçına gidecek olsam o sabah bir değil iki defa sakal traşı olurdum.
Eskiden kırka yakın pipom vardı.Gül ağacından.
Bir yıllık tütün stokum İsveç’in BORKUMu kiraz likörüyle yıkanmışındandı.
Rüzgara karşı iki yüz elli, rüzgarla yedi yüz elli metreye kokusu ulaşırdı.
Ali Sami Yen Stadına yaklaşınca piponun içindeki tütünü ateşlerdim.
Bütün görevliler” buyurun beyefendi” derler, üst baş arama yapmazlardı.
Fotörümü hafiften kaldırır, ben de onları saygıyla selamlardım.
Üstüm, başım ve ayakkabılarım her zaman olduklarından daha şık olurdu.
Dişçi koltuğunda,sağa sola bakınırken görebildiğim hoş olmayan tek şey,
bütün araç ve gereçlerin ithal olmasıydı
Bin dokuz yüz altmışlı yıllarda yalnız Türk markası olan bir toplu iğne vardı.
Bilmiyorum o marka hala yaşıyor mu?.
5.
Ocak ayının ortası.
Yağmur da yağacak kar da.
Bu gün paltoma ve fotörüme kıyamadım.
Deri bir ceket ve köyde bahçede çalışırken başıma geçirdiğim şapkayı takmışım.
Nedense benden mi yoksa şapkadan mı işler hep tersine gitti.
Önceki günlerde beş dakikada olan işlemler o gün dört saatte oldu.
Altta bir dişimin çekimi, iltahabın kazınması bir de üstüne dikiş atılması,
maçlarda uzatma dakikaları olur ya,
aynen öyle birinci devrenin sonunda, öğle tatilinde yapıldı.
Dünya tatlısı doktor kızımıza, koltuktan kalkınca,
kitaplarımdan ikisini imzaladım.
Çok şaşırdı. Hanım kızımızın yüzü al al oldu.
Akşam evde hanıma olayı anlatırken,
“ keşke bir fazla oğlumuz olsaydı o kızcağızı gelin alırdık” Dedim.
İngilizce basılı bir kitabın içinde,
Don Nehrinden ağlarla balık çeken köylülerin resmi vardı.
İçlerinden hangisinin DURGUN DON’UN yazarı ŞOLOHOV olduğunu
kolay kolay anlayamazdınız.
Büyük yazar, yalnız doğayla değil,
birlikte yaşadığı insanlarla bütünleşerek
“ İNSANIN KADERİ ya da Türkçeye İNSANIN YAZGISI “ olarak çevrilen
bir kitabın nasıl yazılacağı konusunda yaşamıyla ipuçları vermişti.
Şapkamı takıp sokağa çıktığımda yağmur ne güzel yağıyordu.
6.
Ben yürürken düşünmeyi çok sevenlerden biriyim.
Hele kar yağarken.
Sinemadan çıkmış gibi olurum.
Karelere sıkıştırılmış hayat,
bilinçaltımda bütün çağrışım depolarımı allak bullak eder.
Karda yürürken filmin asıl delikanlısı benimdir.
Dünyada her şey benim için sıralanmış,
kendilerini uygun biçimde kullanılır hale getirmemi bekler.
Yağmurda, başımda beni köylüye benzeten şapkamla yürürken,
yıllar önce okuduğum, yazarı Orhan Kemal olsa gerek,
hamamda geçen bir öyküyü anımsadım.
Benim gibi ufak tefek bir adam,
ellili yılların bir gününde hamama gider.
Hikaye bu ya, hamamcı da yazarın deyimiyle izbandut gibi.
Müşterinin iki boyunda ve okkasında.
O gün ne hikmetse, ufak tefek adam eline aldığı her şeyi düşürür.
Takunyanın kayarken çıkardığı ses bile adamın hoşuna gider.
Hamam olur da tas olmaz mı?
Yuvarlanırken çın çın öter,
Sabun kayar, peştamal yere düşer, ..
Orada yatacak değil ya bütün gün.
Çıkarken der ki hamamcıya:
“ İstesen beni çamaşır gibi sıkardın
Elinle tutmaya kalksan şöyle,
Pabuçlarımı bulamam kaçmak için,
Neden laf etmedin?
Hamamcı, adamın boynundakine kravat dendiğini nerden bilsin!
“ Yularından korktum bey “ demiş.
21 ocak 2010
Mehmet Zeki Gezici
Linklerin Görülmesine Izin Verilmiyor
Linki Görebilmek Için
Üye Ol veya
Giris Yap